Muharrem ayının önemi: Hicri Yılbaşı ve Aşure geleneği

Hicri takvimlerdeki aylar içinde yılın ilk ayı olan Muharrem ayının önemi İslam alemi için oldukça önemli. Aşure gününün de bu ayın ilk on gününde yer alması aşure geleneğini devam ettiriyor. Muharrem ayının önemi ve aşurenin geçmişiyle ilgili detayları İlahiyatçı araştırmacı yazar Ümit Özdemir anlattı…

İnsanoğlu tarih boyunca olayların ve belli bir başlangıca göre akıp giden zamanın içerisindeki yerini tespit etmek için hep bir takvime ihtiyaç duymuş ve farklı farklı takvimler meydana getirmiştir. Bunlardan biride Müslümanların takvimi olarak bilinen hicrî takvimdir. Hicrî takvim, ayın dünyanın etrafındaki dönüşüne göre tanımlanır. Bundan sebep bu takvime Kameri takvimde denilmektedir.

“Muharrem, Safer, Rebiülevvel, Rebiülahir, Cemaziyelevvel, Cemaziyelahir, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade ve Zilhicce” adı verilen aylardan oluşan Hicrî takvimin “Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb” ayları da haram aylardır. Kur’an-ı Kerim’de de ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü de haram aydır (Tevbe, 36). Peki bu aylara neden haram aylar denilmiştir? Hz. İbrahim (a.s) döneminden beri bu aylarda her türlü kötülük, saldırı, zulüm ve savaş yasak olduğundan bu aylara haram aylar yani yasak daha doğrusu yasaklı aylar denilmektedir. 

HİCRİ TAKVİMİN ORTAYA ÇIKIŞI

İslâmiyet öncesi Arapların resmi kabul edilen ve yılların sayıldığı bir takvimleri yoktu. Tarih tesbiti ise bazı büyük ve önemli olaylar esas alınarak yapılıyordu. Örneğin; bunlardan biri ve en yaygını “Fil Senesi” adını verdikleri Yemen Kralı Ebrehe’nin ordusuyla birlikte Mekke üzerine yürüyüp Kabe’yi yıkmak istediği olaydır. 

Fakat İslâmiyet sonrası resmi bir takvim ihtiyacı vazgeçilmez bir hal almıştı. Çünkü idari işleri düzenlemede birçok aksaklıklar sırf bu yüzden meydana geliyordu. Buna bir örnek verecek olursak Hz. Ömer’in halifeliği döneminde kendisine getirilen bir borç senedi ile alacaklı ve verecekli olan kişiler anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Nitekim alacaklı senedin üzerindeki “Şaban” ayı yazısının bu yıla ait olduğunu söylerken, borçlu olan kişi ise gelecek yıla ait olduğunu iddia ediyordu. Dolayısıyla bu ve bunun gibi karışıklıkların çoğalması Hz. Ömer’in bir danışma kurulu kurup bu durumu onlara anlatarak bir tarih tesbiti yapmalarının gerekliliğine sebep olmuştu.

Bunun üzerine kurulan kurul arasında görüşmeler başlamış ve çeşitli takvim teklifler ileri sürülmüştü. Örneğin; bir sahabe Hz. Peygamber (s.a.v)’in vefatının takvim başlangıcı olmasını, bir sahabenin de bi’setin, yani peygamberlik görevinin Hz. Peygamber (s.a.v)’e verildiği yılın esas alınarak takvimin başlangıcı olmasını teklif etmişti. Hatta bazıları da Hristiyanların Hz. İsa’nın doğum günü olarak kabul ettikleri miladi takvimde olduğu gibi Hz. Muhammed (s.a.v)’in de doğum gününü takvim başlangıcı olarak kullanmayı teklif etmişti. Ancak Hz. Ali’nin 622 yılında Hz. Peygamber (s.a.v)’in Mekke’den Medine’ye Hicret ettiği tarihin takvim başlangıcı olarak başlatılması teklifi diğer teklifler ile birlikte değerlendirildikten sonra oy birliğiyle kabul edilmiş ve böylece 1 Muharrem 622 yılı Hicrî birinci yılın başı olarak ilan edilmişti. 

İLMİN KAPISI OLAN HZ. ALİ’NİN TEKLİFİNDEKİ İNCELİK

Hicret, İslâm tarihinin bir dönüm noktasıydı. Çünkü hicret’e kadar geçen süre Müslümanların Mekke’de zulüm ve işkence altında yaşadığı ve eşi görülmemiş bir sabır ve metanet dönemiydi. Hicretle birlikte Müslümanların hem hayatları kurtulmuş, hem de İslâmiyet yeni bir çevrede, yeni dostluklarla kısa sürede güçlenme ve yayılma imkanına kavuşmuştur. Bu sebeple tarih tesbitinde Hicret üzerinde görüş birliği içinde olunmuş ve Müslümanlar o günden bu güne yılbaşını bu olaya dayandırarak takvimini başlatmışlardır. 

HİCRİ TAKVİMLERDEKİ AYLAR İÇİNDE YILIN İLK AYI OLAN MUHARRAM AYININ ÖNEMİ

Hicrî takvimde yer alan ay isimlerinin milâdî beşinci yüzyılın başlarında Hz. Peygamber (s.a.v)’in baba tarafından beşinci dedesi olan Kilâb bin Mürre tarafından belirlendiği nakledilmektedir. “Muharrem” de hürmet edilen anlamında olup Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından Allah’ın ayı olarak nitelendirilmiştir (Müslim, Sıyam, 202-203 [1163]). Bu niteleme Muharrem ayının faziletine, ilahi feyz ve bereketinin bolluğuna işarettir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadis-i şerifinde “Ramazan’dan sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem’de tutulan oruçtur.” diye buyurmuştur (Müslim, Sıyam, 202-203 [1163]). 

Bu oruç aşure gününde tutulan ve sünnet olan bir oruçtur. Çünkü; Hz. Peygamber (s.a.v), aşure gününde oruç tutmuş ve bunu Müslümanlara da tavsiye etmiştir (Buhari, Savm, 69 [2004]). Ancak bu oruç ile alakalı önemli bir husus bulunmaktadır! Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v) Medine’ye gelince, Yahudilerin de aşure gününde oruç tuttuklarını görür ve onlara benzememek için Muharrem ayının 9 ile 10 veya 10 ile 11 günlerinde orucun peş peşe tutulmasının daha doğru olacağını buyurmuştur (Müsned, 1/241 [2154]). 

Muharrem ayının onuncu gününe bu ismin verilmesi ile ilgili iki görüş bulunmaktadır. Birincisi Muharrem ayının onuncu günü olmasından sebep Arapça on anlamına gelen aşra (aşr) dan bu ismin geldiğidir. İkincisi ise Allah’ın on peygamberine bugün de ikram ve ihsanda bulunduğudur. Bu ikramlar ise şöyle belirtilmektedir: Hz. Musa denizi yararak Firavun ile ordusundan kurtulmuştur, Hz. Nuh gemisini Cudi dağının üzerine demirlemiştir, Hz. Yunus balığın karnından kurtulmuştur, Hz. Adem’in tövbesi kabul edilmiştir, Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan çıkarılmıştır, Hz. İsa dünyaya gelmiş ve semaya yükseltilmiştir, Hz. Davud’un tövbesi kabul edilmiştir, Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail doğmuştur, Hz. Yakub’un oğlu Hz. Yusuf’un hasretinden dolayı kapanan gözleri görmeye başlamıştır, Hz. Eyyub hastalığından şifaya kavuşmuştur. Ancak bu konuyla ilgili bahsedilen rivayetlerin bazılarının İsrailiyat kökenli olduğu da düşünülmektedir (Detaylı bilgi için bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi, Aşura Maddesi, Yıl 1991, c. 4, s. 24-26).

İslâm tarihinde Muharrem ayının onuncu günü ile ilgili hüzünlü bir olayda yer almaktadır! Hz. Peygamber (s.a.v)’in torunu, Hz. Ali (r.a)’ın da oğlu Hz. Hüseyin (r.a) ve beraberindeki yetmiş kişinin Kerbala denilen bölgede şehit edilmesi ve başının kesilmesi hadiseside ne yazık ki Muharrem ayının onuncu gününde olmuştur. Hz. Hüseyin’in bu hüzünlü sonu İslâm edebiyatında başlı başına bir tür oluşturmuş ve özellikle Muharrem törenlerinde onun adına okunmak üzere kasideler ve mersiyeler yazılmasına da sebep olmuştur. Özellikle Şiî mezhebine mensup Müslümanlar ve Sünnî mezhebe mensup Tasavvufî gelenekten gelen Müslümanlar Muharrem ayında anma törenleri düzenlemekte ve Hz. Hüseyin (r.a) ve beraberinde şehit olanları yad etmektedirler.

AŞURE’NİN GEÇMİŞİ VE AŞURE GELENEĞİ

Aşure aslında bir tatlı değildir! Hz. Nuh’un tufan esnasında gemide yedi çeşit hububat ile pişirdiği bir yemektir. Hatta tufandan sonra da yeryüzünde pişirilen ilk yemek olduğu da söylenmektedir (Ruhu’l-Beyan, 2/93). Ancak bu gelenek zamanla Müslümanlar tarafından Muharrem ayının simgesi ikramlığı haline gelmiştir. Özellikle Osmanlılar döneminde aşure sarayda da pişirilir, helvacıların nezaretinde aşçılar ve kiler ağaları tarafından hazırlanırdı. Muharremin onundan itibaren de “aşure testisi” adı verilen özel kaplarla saray dairelerine ve halka birkaç gün süreyle dağıtılırdı. Bununla birlikte Anadolu’da zengin aileleri ve esnaf teşkilâtları tarafından da aşureler kaynatılır ve halka merasimlerle dağıtılırdı. 

ÜMİT ÖZDEMİR 

İlahiyatçı Araştırmacı Yazar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir